HUKUKÇU GÖZÜYLE YENİ SOSYAL MEDYA DÜZENİ
1 Ekim 2021 2021-12-22 20:39HUKUKÇU GÖZÜYLE YENİ SOSYAL MEDYA DÜZENİ

Bilindiği üzere, ülkemizde internet ortamında işlenen belirli suçlar ile mücadeleye ilişkin esas ve usuller, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun (“İnternet Kanunu”) ile düzenlenmektedir. İnternet Kanunu, 2007’den beri yürürlükte olup bu kanunda içerik, yer, erişim ve toplu kullanım sağlayıcıların yükümlülükleri ile çeşitli hallerde içeriğin yayından çıkarılması ve erişimin engellenmesi detaylı şekilde düzenlenmiştir.
İnternet Kanunu’nun, 31 Temmuz 2020 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 7253 sayılı Kanun ile getirilen değişiklikler doğrultusunda ‘Sosyal Medya Kanunu’ haline geldiğini belirtmek gerekir. Nitekim söz konusu değişiklikler ile ‘sosyal ağ sağlayıcı’ kavramı ortaya çıkarılmış ve bu sağlayıcılara çeşitli yükümlülükler yüklenmiştir. Sosyal ağ sağlayıcılar, sosyal etkileşim amacıyla kullanıcıların internet ortamında metin, görüntü, ses, konum gibi içerikleri oluşturmalarına, görüntülemelerine veya paylaşmalarına imkân sağlayan gerçek veya tüzel kişiler olarak tanımlanmıştır.
Sosyal Ağ Sağlayıcıların Artık Türkiye’de de Temsilcileri Var
Günlük erişimi 1 milyondan fazla olan yurtdışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcılar, Türkiye’deki adli veya idari makamlarca gönderilecek tebligat veya taleplerin muhatap bulması amacıyla Türkiye’de en az bir temsilci bulundurmak, kendilerine yapılan kişilik hakkı ihlal başvurularına en geç 48 saat içinde dönüş yapmak, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna (“BTK”) söz konusu kişilerden gelen başvurular ve alınan aksiyonlara ilişkin raporlama yapmak ve Türkiye’deki kullanıcıların verilerini Türkiye’de barındırmak zorundadır. Yapılan değişikliklerden en göze çarpanı; İnternet Kanunu’nda belirtilen suçları oluşturduğu hususunda yeterli şüphe sebebi bulunan yayınlarla ilgili olarak, erişimin engellenmesinin yanı sıra ‘içeriğin çıkarılması kararı’ verilebileceğine ilişkin düzenlemedir. Söz konusu yükümlülüklerin ihlali halinde ise idari para cezası, reklam yasağı, internet trafiği bant genişliğinin daraltılması veya yetkilendirmenin iptali gibi oldukça ağır yaptırımlar öngörülmüştür. Görüldüğü üzere sosyal ağ sağlayıcılar, söz konusu düzenlemelere uyum sağlamaz ise kendileri hakkında para cezasından, Türkiye’de faaliyet göstermelerinin engellenmesine kadar geniş yaptırımlar uygulanabilecektir.
Sosyal Medya Kanununun yürürlüğe girmesinden önceki dönemde de, ülkemizde son yıllarda birçok internet sitesine erişim engeli kararı verildiğine tanık olunmuştır. 2020 yılında yapılan bu değişiklikler ile sosyal ağ sağlayıcıları, kullanıcı kişiler ve devlet arasındaki muhataplık ilişkinin kurulması ve güçlendirilmesi, bu sayede vatandaşların kişilik haklarının korunması alanında ihtiyaç duyulan mekanizmanın etkin hale getirilmesi amaçlanmıştır. Bu değişiklikler, yurtdışı merkezli şirketlerin Türkiye’de muhatap bulundurmaları açısından oldukça faydalı olmuştur. Nitekim günümüzde herhangi bir kullanıcının sosyal medya hesabı siber saldırganlar tarafından hack’lendiğinde saldırganların kimlik tespiti için ilgili sosyal medya sağlayıcısına savcılık tarafından müzekkere yazıldığında dönüş olmamakta veya aylar sonra dönüş yapılmaktadır. Buna sebep olarak söz konusu sosyal medya ağ sağlayıcısının merkezinin yurtdışında olması dolayısıyla yaşanan tebligat sorunu ile adli yardımlaşmanın zorunlu olmaması gösterilmektedir. Yapılan değişiklik ile sosyal ağ sağlayıcılar, resmi olarak Türkiye’de bir temsilci bulunduracağından bu tür siber suçlara ilişkin IP adresi gibi bilgilerin bulunması da kolaylaşacaktır.
Türkiye’de ve Dünyada Sosyal Medya Düzenlemeleri
Geçtiğimiz aylarda hükümet yetkilileri tarafından, yeni bir sosyal medya düzenlemesi ile sosyal medya üzerinden hakaret edenlere 3 aydan 2 yıla, sosyal medyada dezenformasyon yapanlara 1 yıldan 5 yıla kadar hapis ve sosyal medyayı bir süre kullanamama gibi cezalar getirilmesinin söz konusu olduğu açıklanmış ve Almanya’daki düzenlemelere atıf yapılmıştır. Buna ek olarak, hükümetin Sosyal Medya Başkanlığı kurarak, sosyal ağ sağlayıcılardan kullanıcıların kimlikleri ile çeşitli gönderi ve paylaşımların silinmesini talep edebileceği ve söz konusu yapının “troll hesaplar” üzerinden yalan haber yaymaya çalışan kullanıcıları denetlemekle sorumlu olacağı yazılmıştır. Taleplerin yerine getirilmemesi halinde ise idari para cezası uygulanacaktır.
Örnek olarak sunulan Almanya’da bu konuda yapılan düzenlemelere bakıldığında, Sosyal Medya Platformlarında Hukuki Uygulamanın İyileştirilmesi Yasası’nın (Netzwerkdurchsetzungsgesetz, kısaca “NetzDG”), 1 Ocak 2018 tarihinden beri yürürlükte olduğu görülmektedir. NetzDG, kullanıcıların başvuru ve şikayetlerinin etkin şekilde kullanması ve buna ilişkin mekanizmanın işlemesi, suç teşkil eden içeriklerin 24 saat içinde silinmesi, kullanıcının şikayetinin akıbeti hakkında bilgilendirilmesi, sosyal medya şirketlerinin raporlama yapması, merkezinin nerede olduğundan bağımsız olarak Almanya’da muhatap alınacak bir temsilci atanması, kişisel hakları zarara uğrayan vatandaşların -mahkeme kararı olması halinde- sorumlu şirketten kendisine yönelik saldırıyı yapan kişi hakkında bilgi talep etmesi gibi çeşitli hak ve yükümlülükler içermektedir. Genel hatlarıyla bakıldığında, geçtiğimiz yıl yapılan değişiklikler ile benzer konseptler içerdiği fark edilmektedir.
Almanya’daki söz konusu yasa yürürlüğe girdiğindenen beri, birçok ülke için kılavuz ve öncü niteliğinde olmuştur. Hatta Danimarka’da Justitia adlı bir düşünce kuruluşu 2020 yılında, NetzDG’yi baz alarak sosyal medya alanını düzenleyen veya bundan ilham alarak bu yönde bir yasayı tartışan ülkelere ilişkin bir harita çıkarmıştır. Görüldüğü üzere, Türkiye de bunlardan biri olarak işaretlidir.
“Dezenformasyon” Tam Olarak Nedir?
Peki bahsedilen yeni sosyal medya düzenlemeleri, daha spesifik olarak ‘dezenformasyon’ ne anlama gelecektir? En doğrusu, yasa tasarısını görünce yorum yapmak olacaktır. Fakat belirtmek gerekir ki; ‘dezenformasyon’ veya ‘nefret suçu’ gibi kavramların tam bir tanımını yapmak ve bu kavramlara dayanarak ifade özgürlüğü ile toplumun haber alma özgürlüğünü kısıtlamak, oldukça hassas ve zor bir husustur. Nitekim bu tür kavramların tespiti ve bunlara dayanarak belirtilen hakların sınırlandırılmasının, ilgili ülkede politik iklimden bağımsız olarak objektif kriterlere ve yargı denetimine tabi tutulması gerekir.
Hal böyle olunca, NetzDG’nin dünya üzerindeki birçok ülke tarafından esas alınması, demokrasinin ve yargı bağımsızlığının Almanya’da işlediği kadar iyi işlemeyen ülkeler için riskli olacaktır. Konunun uzmanları da yasayı model alan bazı ülkelerde, suç tanımının net olmaması ve hükümetin yargı üzerindeki etkisi dolayısıyla, söz konusu düzenlemelerin muhalefetin sindirilmesi için kötüye kullanılabileceğini ve ifade özürlüğünün kısıtlanabileceği görüşünde olduklarını ifade etmektedir.
Örnek vermek gerekirse; Rusya da Alman yasasını model alan ülkelerden biri ve son yıllarda internet kullanımı ile ilgili birçok düzenlemeyi yürürlüğe soktu. Son olarak Kasım ayında Rusya’da yürürlüğe giren düzenlemeler, düzenleyici kurumlara “acil bir durum anında” internetin fişini çekme yetkisi vermiş olup, bunun nasıl uygulanabileceğine dair yasada herhangi bir netlik bulunmamaktadır.
Fransa gibi bazı Avrupa Birliği ülkelerinin yanı sıra Avustralya’nın da sosyal medya kullanımını düzenleyen ve özellikle ‘nefret suçu’nun önüne geçmeye çalışan ülkelerden biri olduğu gözlemlenmektedir. Fakat bu yönde bir eğilimi olmayan ülkelerin de mevcut olduğunu belirtmek gerekir. Örneğin İsviçre’de, hali hazırda yürürlükte bulunan herhangi bir sosyal medya düzenlemesi bulunmamaktadır. Her ne kadar artan nefret söylemleri doğrultusunda böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulduğuna ilişkin kamuoyu söylemleri artsa da, İsviçre hükümetinin şu an için kendi toplumunun değer yargılarına güvendiği anlaşılmaktadır.
Ülkemizde sosyal medya alanında yapılması planlanan yeni değişiklik ve düzenlemelerin, kişilerin Anayasada bulunan temel hak ve özgürlüklerini kısıtlamaması ve toplumun haber alma hakkını engellememesi için ‘dezenformasyon’ tanımının oldukça net ve dar yapılması gerekir. Örnek vermek gerekirse, sosyal medyadaki paylaşımların dezenformasyon sayılabilmesi için kişinin mutlaka kamuoyunu suça teşvik etme veya halkı kışkırtma gibi unsurları barındırması düzenlenebilir. Buna ek olarak, bir kişinin yalan haber dolayısıyla ceza alması için söz konusu paylaşıma konu haberin doğru olmadığı kesin olarak ispatlanabilir olmalı ve yargılamanın objektif ve toplumun her kesimine eşit olarak uygulanması için gerekli açıklıkta hukuki düzenlemelerin gerekliliği de göz ardı edilmemelidir. Başka bir deyişle, nefret söylemlerine ilişkin yargılama yapılırken nefret söyleminde bulunan kişinin hangi dine veya siyasi partiye mensup olduğu hususu bir kenara bırakılarak eşit davranma ilkesi ön planda tutulmalıdır.
Sonuç olarak; paylaşım yapılan bilginin yanlışlığının kesin olarak ispat edilmesi, yapılan paylaşım ile kişileri veya kamuoyunu suça teşvik etme kastının bulunması, yargılamada eşitliğin öncelik olması ve düzenlemelerin düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı nitelikte olmaması gerekmektedir. Bunlara uyulmadığı takdirde ana akım medyanın çeşitli nedenlerle yer vermediği veya çeşitli kurumların reddettiği haber veya olayların, sıradan vatandaşlarca sosyal medyada paylaşılması dahi suç sayılabilecektir ki bu durumun demokratik ve özgür bir ülkede kabul edilemez nitelikte olacağı tartışmasızdır.