REFİK ANADOL ile SÖYLEŞİ:SOSYAL MEDYA ÇAĞINDA SANATÇI OLMAK
1 Şubat 2022 2022-02-01 14:19REFİK ANADOL ile SÖYLEŞİ:SOSYAL MEDYA ÇAĞINDA SANATÇI OLMAK

Fast Company Türkiye Yazı İşleri Müdürü
“Sosyal medya, sanat deneyimini daha demokratik ve özgür kılıyor”

Medya Sanatçısı
İstanbul Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nde lisans ve yüksek lisans eğitimini; Los Angeles, California Üniversitesi (UCLA) Medya Sanatları Tasarımı Bölümü’nde ikinci yüksek lisans eğitimini tamamladı. 2016 yılında Google’ın davetiyle katıldığı “Sanatçılarla Yapay Zeka” eğitimi sonrası; halihazırda 2008 yılında başladığı “veri resmi” projelerini yeni bir boyuta taşıdı ve yapay zeka ile veri heykelleri yaratmaya başladı. Son altı yıldır yeni bir sanat hareketinin öncüsü olmasını sağlayan bu alanda tüm dünyanın dikkatini çeken sayısız proje üretti; NASA ile beraber Hubble Uzay Teleskobu’nun hatıralarını, Barcelona’da Antoni Gaudi’ye ait 100 milyondan fazla veriyi kullanarak Casa Batlló’nun rüyalarını görselleştirdi; İstanbul’da yüz yıllık bir sinema salonunun içinde oynamış yüz elli filmin rüyasını tasarladığı Alkazar Rüyası’nı hayata geçirdi…
Kaliforniya’da Refik Anadol Studio’da 14 kişilik ekibiyle sanatta yapay zekanın sınırlarını zorlamaya devam eden yaratıcı medya sanatçısı Refik Anadol’dan bahsediyoruz…
Anadol, sadece üretmeye değil; ürettiği projeleri paylaşmaya, geribildirim almaya ve izleyicileriyle bire bir etkileşim kurmaya da önem veren bir sanatçı. Bu sebeple, sosyal medyayı aktif kullanıyor; özellikle 540 bin takipçisi olan Instagram ve 71 bin takipçisi olan Twitter hesaplarında projelerini, planlarını insanlarla düzenli olarak paylaşıyor.
Peki, Refik Anadol’un başarısının ardında aktif olarak kullandığı bu sosyal mecraların bir payı var mı? Sosyal medya, sanatın algılanma ve sergilenme biçimini değiştirebilir mi? Sanatçılar sosyal medyayı nasıl kullanmalı?
Tüm bunların cevabını kendisinden aldım. İşte, Anadol ile sosyal medya ve sanat üzerine gerçekleştirdiğimiz söyleşiden öne çıkanlar…
Mehtap Demir: Dijital teknolojiler ve sosyal medya, sanat algısını,sanatı deneyimleme biçimlerini değiştirdi. Sosyal medyayı sık ve iyi kullanan bir sanatçısınız. Sanatı “sosyal medyadan önce” ve “sosyal medyadan sonra” şeklinde iki döneme ayırsanız, en çok nelerin değiştiğine dikkat çekersiniz? Sosyal medya çağının, sanata olan etkisi ne oldu?
Refik Anadol: Ben Twitter’a 2007 yılında katıldım, yani sanat üretmeye başlamamdan bir yıl evvel ben zaten sosyal mecrada vardım. Ülkemizdeki ilk video haritalandırma projesi olan ilk eserim Quadrature’ı 2008 yılında Bilgi Üniversitesi’nde ürettiğimde zaten Instagram hesabım vardı, Facebook hesabımı yine aynı yıl açmıştım. Dolayısıyla, sanıyorum sosyal medyayla iç içe büyümüş bir sanatçıyım diyebilirim kendime.
Benim için sosyal mecralar zaten her zaman bir “sergi alanı”ydı. Fakat sonradan ortaya çıkan “Influencer” kavramından ve bu hesaplardaki teşhirlerden bahsetmiyorum; sosyal medyayı bir sanatçının galerisi gibi, ya da bir yazarın her gün yazdığı bir günlük gibi kullanmayı hayal ediyordum. Esasen benim gibi bunu yapan pek çok sanatçı da vardı. Ancak sosyal medya öncesindeki deneyimler elbette sadece mekânsaldı; yani bir mekana gittiğinizde, bir haberi okuduğunuzda, daha sıradan mecralarla, dağıtım yöntemleriyle gördüğünüzde elde edebildiğiniz verilerdi. Bu verilerin gerçek mekanlardan sanal mekanlara tercümesi düşünüldüğünden de hızlı gerçekleşti.
Sosyal mecralar özellikle son 6-7 yıldır muazzam bir noktaya geldi. Benim kendimi her zaman güncel hissettiğim, çalışmalarımı merak edenlerle bire bir bağlantı kurduğum, yaptığım işi anlayan, seven ya da sevmeyen, soruları olan herkese ne zaman istersem ulaşabildiğim tek araç şu an sosyal medya. Bu yönüyle sosyal medya ve sosyal mecralarda var olabilmek ayrı bir Rönesans benim için.
Eklemek isterim ki, kendimle takipçilerim arasına kimseyi koymadım bugüne kadar, yani hesabımı bizzat ben kullanıyorum ve profilimi ziyaret edenlerle bire bir iletişim kuruyorum. Tahmin edersiniz ki bu çok kolay bir şey değil. Yarım milyondan fazla aktif Instagram kullanıcısının sizinle iletişime geçmesi, sorular sorması ve onlara cevap vermeniz zaman ve emek isteyen bir uğraş. Öte yandan, her bir mecranın kendine özel bir kitlesi var ve buna da dikkat etmeniz gerekiyor. Örneğin, NFT dünyasıyla ilgili sohbetler daha çok Twitter’da göze çarpıyor; LinkedIn son derece resmi bir mecra, Discord başlı başına bir alt kültür, orada da 7 binden fazla takipçiyle, NFT özelinde küçük bir kitlem var. Facebook’ta 70 binden fazla izleyicim var ve onlarla hep iç içeyim. Bunlar bir sanatçı için büyük sayılar aslında ve çok değerli. Sosyal mecralar; hem ürettiğim, hem de ürettiklerimi paylaştığım, tartıştığım, destek gördüğüm yerler.
Bunların yanı sıra, en büyük değişimlerden bir tanesi ve daha da enteresan noktası şu ki bu mecralar benim için birer veri tabanı; yani insanların yazdıkları, söyledikleri, paylaştıkları şeyleri veri olarak alıyorum. Eserlerimin gerçekten anlaşılıp anlaşılmadığını o şekilde görebiliyorum. Çünkü sosyal mecra bir insanın bir eserle ilgili yorumunu ya da o esere tepkisini o eseri tecrübe ederken eş zamanlı olarak gösterebildiği bir yer. Ekranlarındaki görseli ve duydukları sesi sevdiklerini ya da sevmediklerini o anda paylaşıyorlar ve bazen bu hislerinin nedenlerini dahi sıralıyorlar. Bu anlamda benim için en değerli verilerden biri sosyal mecradaki bir izleyicinin kişisel yorumunu toplumla paylaşmaya karar verdiği nokta.
Sosyal medyadan öncesi ve sonrasını, kendi çalışmalarım ve etkileşimlerim üzerinden, bu şekilde ayırabilirim.
MD: Sosyal medyanın, “sanat” ve “sanatçı” kavramlarının tanımını dönüştürdüğünü düşünüyor musunuz? Bu bağlamda nasıl bir etkisi oldu?
RA: Evet, düşünüyorum. Çok iyi biliyorum ki bazı sanatçılar için bu dönüşümün olumlu bir etkisi oldu. Zira, bazı sanatçılar her şeyi paylaşmak istemiyorlar, sanat eserlerini paylaşırken özel hayatlarını ifşa eder gibi hissediyor ve daha içe kapanık olmayı seçiyorlar. Ya da bazıları eserlerini hangi mecralarda paylaşmaları gerektiğini, onları takip edebilecek kitlelerin nerede olduğunu bilmiyorlar. Ben içe kapanık bir insan değilim dolayısıyla benim için gerçek hayat da sosyal mecralar da harika deneyimleri beraberinde getirdi. Ancak sosyal mecra, kimliğinizi dijitalleştiriyor ve sizin belki hayatta yapmak istemediğiniz ya da nasıl yapacağınızı bilmediğiniz bir şeyi kolaylıkla yapmanızı, bir paylaşımla yüzlerce, binlerce insana ulaşmanızı sağlıyor. Fiziksel dünyada içe kapanık bir sanatçı bir anda sosyal mecrada dışa dönük bir insan olarak işlerini, hayallerini paylaşabiliyor. Bu kolay bir şey değil tabii ki. Çünkü söylediğiniz bir şeyin nasıl karşılandığı, kalp kıran ya da akıl karıştıran noktalar, yaptıklarınıza destek olmayanların söyledikleri, bu deneyimleri çok ciddi psikolojik destek gereken yerlere çekebiliyor. Fakat bunlara alıştıktan ve karşınızdaki kitlenin farkına vardıktan sonra bence sanatı pekiştiren, güçlendiren bir platform sosyal medya. Dar görüşlü zihinler ya da sosyal mecralara kategorik olarak karşı olanlar için bu söylediklerim tabii ki hâlâ zor olabilir, ama geleceğe dönük işler yapan açık zihinli insanlar için bence muazzam bir kanvas, bir sergi alanı.
MD: Sosyal medyanın var olanı, olduğundan daha farklı gösterme gücü var, daha iyi ya da daha kötü. Bu bağlamda bir sanatçının, sanat eserini insanlarla gerçek dünyadan evvel sosyal medyada buluşturmasının “gerçek deneyimi” etkileyen ya da izleyicinin sanatçıyla kurduğu ilişkiyi etkileyen bir tarafı olabilir. Sizce sosyal medya izleyicinin gerçek dünyada yaşayacağı deneyimi ve sanatçıyla kurduğu ilişkiyi nasıl etkiliyor? Konunun bir de şu tarafı var, bir sergiyi ziyaret edenler artık onunla geçirdiği süreyi, eseri anlamaktan/deneyimlemekten ziyade Instagram pozları çekmekle harcıyor. Aslında belki de sizin amaçladığınız deneyimi, etkiyi yaşamayabiliyorlar. Yüzeysel bir ilişki kurabiliyor eserle. Bu size nasıl hissettiriyor?
RA: Elbette bu durumun olumlu ve olumsuz yönleri var. Fakat tüm bunların cevabı aslında anahtar bir kelimede yatıyor: Bilinç. Bilinçli bir izleyici bunları yapmıyor ya da sosyal medyada gördükleriyle yaşayacağı deneyimi tanımlamıyor. Örneğin, Almanya’da 2021’in son haftalarında gerçekleştirdiğim sergide yakından gözlemledim bilinçli kitlenin deneyimleme şeklini.
Ben her sergimde ilk günleri muhakkak izleyiciyle beraber geçiriyorum, mümkünse ilk birkaç günü ya da bir haftayı. İnsanların tepkisini, hareketlerini, ne yaptıklarını anlamaya çalışıyorum ve o noktada mekandaki etkileşimlerin tümü benim için büyük bir sosyal deneye dönüşüyor aslında. Dolayısıyla sosyal mecraları da sosyal bir deney olarak düşündüğünüzde bu önemli veriler sağlayan bir durum.
Bazı toplumlarda bu mecraların, sıradan bir kamera gibi izleyicinin zihniyle iş arasına bir obje, bir makine koyarak onun lensinden görmek gibi bir işlevi var. Bazı toplumlarda ise, bir eser önce izleniyor, deneyimleniyor, hakkında bir karar veriliyor ve yorumlar daha sonra paylaşılıyor. Mesela Berlin’de ziyaretçilerin çoğu önce oturup, işi sonuna kadar izleyip değerlendirip daha sonra paylaştı. Amerika’da ve Türkiye’de ise birbirine benzer fakat Berlin’dekiyle örtüşmeyen davranış modellerine şahit oldum: Hızlı bir şekilde Instagram ya da benzeri mecralarda paylaşma isteği, “selfie” kültürü. Bu kültürü asla yermiyorum ya da yanlış bulmuyorum; aksine artık kemikleşmiş bir sosyal deneyim olduğunu kabulleniyorum. Ama bu tarz bir deneyimleme tabii ki izleyicinin işi anlamasını ve bir bilinç oluşturmasını engelliyor.
Fakat, benim için sanat her yaştan ve arka plandan insana ulaşmayı amaçlayan bir araç olduğu için kimsenin kişisel deneyimiyle ilgili yorum yapmadım bugüne kadar. Eserleri herkes özgürce, nasıl deneyimlemek istiyorsa öyle deneyimlemeli çünkü izleyicinin eserle karşılaştığı o an yalnızca özgürlük anı olarak tanımlanabilir bence. Ve o saatten sonra isteyen fotoğrafını çeker, isteyen videosunu çeker, canlı yayın yapar, yazar; bu artık kişinin özgür iradesi, kendine en uygun bulduğu deneyimlemeyi seçme şekli.
Elbette izleyicinin eser sayesinde bilinçlenmesi harika olur fakat bu biraz da enstitülerin sorumluluğu aslında. Mesela Artechouse diye bir ekiple çalışıyorum. Bu ekibin öncülüğünde Miami ve New York’ta tasarlanan mekanlarda işlerimi sergiledim. Arthechouse New York’taki sergimizi 600 binden fazla insan ziyaret etti. Hakikaten çoğunluğa baktığımız zaman; insanlar geliyor, önce oturuyor, anlıyor, izliyor. İkinci defa izlerken telefonuyla çekmeye başlıyor mesela eseri. Hemen telefonunuzu kullanmayın, önce işi deneyimleyin, daha sonra kayda alın gibi yönlendirmelerde bulunabiliyor bu mekanlar.
Öte yandan bu her yerde mümkün olmuyor, mesela şu an İstanbul’da sergilenen Alkazar Rüyası projemizde, deneyim için maalesef sadece 16 dakikanız var. Bu oldukça kısa bir süre, ve iş çok fazla reaksiyon aldığı için binlerce insan sırada bekliyor. Bu yüzden oradaki ziyaretçinin 16 dakikayı hem deneyimlemek hem de telefonunda saklamak istemesi bana mantıklı geliyor. Ayrıca, o heyecanı paylaşma isteği, orada olma isteği; o hatıranın, o deneyimin bir parçası olduğunu kanıtlamak, bir rüya ya da hatıra olarak var etmek, bunlar bence bir sanat eseriyle bağlantı kurmak açısından kıymetli şeyler. Bu sebeple de sanırım o kadar yüzeysel bulmuyorum bu davranışları.
Tabii ki bir kısım işin detaylarını daha fazla bilir, bunu daha etik bulabilir, daha bilinçli yaklaşabilir. Ama söylediğim gibi bu özgür bir alan ve bu alana karışmayı ya da ziyaretçiye bir deneyim biçimini dikte etmeyi üstten bakan bir davranış olarak görüp bazen rahatsız olabiliyorum. Bu nedenle de izleyici özgür bırakmayı tercih ediyorum.
MD: Sosyal medya çağında, bu mecraları kullanmayan bir sanatçının seyircilerine erişebilme imkanı artık çok kısıtlı. Bu bakımdan biraz da mecburi sanıyorum.
RA: Geniş kitlelere erişim için yüzde 100 ihtiyaç duyulan mecralar. Yani bir eseri ya da bir deneyimin fragmanını daha kolay ve ücretsiz bulma ihtimali yok diye düşünüyorum. Tabii ki yazılı ya da görsel basın mecraları var fakat oralarda işler bir format içinde ilerliyor; yani o mecranın neyi seçtiği, nasıl seçtiği, ne zaman seçtiği gibi çok fazla etkili faktör var. Ama sosyal mecra ‘demokratik’. Herkese açık.
MD: Hem eserlerinin izleyicisiyle ilişkisi hem de toplumun sanatla ve sanatçıyla ilişkisini etkileyebileceği düşünülürse, sosyal medya çağında sanatçı nelere dikkat etmeli? Bir sanatçı sosyal medyayı en iyi nasıl kullanabilir ya da kullanmalı?
RA: Öncelikle, sanatçının alanında ürettiği işlerle bu ekosisteme dahil olması çok önemli. Müzeler, galeriler, küratörler, başka alanda düşünen insanlarla aynı çevreye sahip olmak, aynı yerlerde var olmak, tartışabilmek, paylaşabilmek, destek alabilmek, bunların çok değerli olduğunu düşünüyorum. Sosyal medyada aktif olmak önemli, özellikle de ilk dönemlerde.
İyi bir içeriği, hak ettiği şekilde göstermenin ve sunmanın zaten ilgi çekeceğine eminim. Bunun sonrasında olan şey ise etkileşim deneyimini şekillendirmek; yani bazı sorular sorup amaçlar belirlemek: İzleyici mi kazanmak istiyorsunuz, işinize yorum mu almak istiyorsunuz, yoksa hiçbiri umrunuzda değil mi, sadece paylaşmak mı istiyorsunuz? Bunlara karar vermeniz gerekli.
Sosyal mecranın güzelliği de belki herkese açık olması, farklı hedeflerle kullanılabilmesi. Benim hem sanat eserlerim hem de araştırmalarımın seyri için epey faydasını gördüğüm bir yer sosyal medya. İkinci bir sergi alanım. On binlerce insandan yıl içerisinde kişisel mesajlar alıyorum. Bir sanatçı için sergilere gidenlerin ruh halleri, zihinleri, deneyimleri muazzam bir veri evreni oluşturuyor. Sanatçıların sergilerde defterleri olurdu eskiden, hatta hâlâ vardır eminim bazı sergilerde, insanlar hayallerini, notlarını paylaşırlardı. O sergi defterleri aslında sosyal mecraya dönüşmeye başladı. Umarım her sanatçı takipçilerinin fikirlerine bu şekilde ulaşabilir ve onlarla kolaylıkla fikir alışverişinde bulunabilir, çünkü bu hem sanatçıyı hem de sanatı tecrübe eden kitleleri geliştiren, dönüştüren bir deneyim.