HABERCİLİĞİN GELENEKSELDEN DİJİTALE YOLCULUĞU
24 Mayıs 2022 2022-05-24 13:10HABERCİLİĞİN GELENEKSELDEN DİJİTALE YOLCULUĞU

May iletişim / Kurucu
Geleneksel medyadan dijital medyaya geçişi gözlemlemiş bir kuşağız biz. Hatta bu geçişin tam ortasında kaldık desek yalan olmaz. “Neydi, nasıl geçti ve ne oldu?” ya tanıklık ettik. Birçok farklı başlıkla incelenebilir bu konu ama benim sorum şuydu: “Geleneksel habercilikten dijitalde haberciliğe geçen haberciler için ne farketti? Ana akım medyada milyonlara bülten sunan ama hedef kitlenin dokusunu ölçümlerle bir nebze yoklayabilen bir haberci, cep telefonundan daha az kişiye ama daha kanlı canlı, anlık tepkisi yorumlarında, parmakları kalp ikonunda bir hedef kitleye ulaşınca ne hissetti?” Not düşülmesi gereken bir dönemin içinde olduğumuzu düşünüyorum, bir süre sonra geleneksel medyada habercilik (radyo, TV, gazete) tamamen sona erer ve habercilik sadece dijitalde yaşayan bir şey olabilir mi?
Bu soruları kendi kendime düşünmek yerine Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Medya Araştırmaları Merkezi için, haberciliğin üç usta ismi ile görüştüm. Özlem Gürses, donanımı ve duruşuyla dikkat çeken kıymetli bir haberci. Son dönemde dijitalde varlık göstermesi konusunda, çalıştığı kanaldan getirilen sınırlamaları kabul etmemesi ile gündemde. Ekrem Açıkel deneyimli bir muhabir, TGRT Ana Haber’i tüm önyargılara rağmen üst sıralara taşıyan bir isim olarak fark ediliyor. Fatih Portakal ise, muhabirlik yıllarından bu yana habercilikte fark yaratan biri. Fox Ana Haber’de büyük başarılara imza attı ve hız kazanmışken duracağı noktaya kendisi karar vererek, ana akım medyayı bıraktı. Şimdi, doğada keyifli bir hayatı var ama habercinin eskisi olmuyor tabii. Dijitalden habere devam ediyor Fatih Portakal.
Ekrem Açıkel, şu an TGRT Ana Haber Bültenini sunuyor. Çalıştığı kanalın genlerinden ötürü, kamuoyunun büyük bir önyargısı ile başladı ana habere. Ama Ekrem Açıkel’in amacı sadece doğru habercilik yapmaktı. Meslekteki tecrübesi, son dönemde yaşadıkları onu haberin içinde olmaya hasret bırakmıştı. Birand’ın “Haber varsa, gerisi teferruat” sözünü düstur edinmiş olacak ki, emek, azim ve bence en önemlisi büyük bir samimiyetle çalışarak bülteni üst sıralara taşımayı başardı.

“Dört yıl oldu” diye başlıyor, Ekrem Açıkel. Türkiye’nin yaşadığı konjonktür ve kanalların aldıkları pozisyonlarla handikaplı başladık aslında, önyargılarla. 1-0 değil, 3-0 geriden başladık. Sonra büyük billboardlar, büyük reklamlar, büyük sosyal medya kampanyaları da yoktu. Tepeden aşağıya bırakılan bir kartopu gibiydik. Büyüye büyüye devam ettik. En büyük alametifarikamız ne oldu biliyor musun, kulaktan kulağa, kişiden kişiye yayıldı bizim bültenimiz. Şimdi ciddi anlamda fark edilen, etkili bir bülten haline geldi. Sonuçlarını da aldık. Kartopumuz ilerliyor etkili bir şekilde.”
Ekrem Açıkel, canını dişine takarak çalışan bir haberci, bültenin tüm ince detaylarıyla ilgilendiği gibi, kendi sosyal medyasından da ulaşabildiği kadar çok kişiye erişiyor, özellikle de Z kuşağına.
“Ne yaptım? Öncelikle bültene az bir süre kala akışı paylaştım. Kendi anlatacağım özel haberleri. Sonrasında, gençliği kucaklayabilmek için, Y ve Z kuşağını biliyorum, çabuk sıkılıyorlar, uzun uzun, yoğun anlatımlardan hiç haz etmiyorlar. Nasihat verir gibi parmak sallayarak konuşulduğu zaman rahatsız oluyorlar. Dayatmalardan, bağırtıdan hiç hoşlanmıyorlar. Hemen direnç geliştiriyorlar. O yüzden eğlenceli, renkli, mesajını o renkli ifadelerin, görüntülerin arasına sıkıştırarak çok uzatmadan vermek temel motivasyonum, temel metodolojimdi. Zeka kokan, adrenalin, spor, disiplin, azim, istek, kararlılık kokan, yenilgiyi kabul etmeyen küçük videoları alarak ana haber bülteninin dört beş cümlesinin altına iliştirerek, “burada farklı bir şey oluyor, burada size dokunan, samimiyetle sizinle el ele olmak isteyen bir haberci ve haber bülteni var” dedim. Bunu bu şekilde sosyal medyada da çevirdik. Yine öyle çok takipçili, milyon milyonlar gibi değilim ama etkili olduğunu düşünüyorum. Bu başlangıcıydı. Bir de sonrasında, trafikte, yolda olanlar, kaçıranlar, “annem dizi izliyordu, izleyemedim seni abi” diyenlere ulaşmak için o küçük klipleri, kendi anlatımlarımla 2,5-3 dakika Instagram’a, Twitter’a yüklemeye başladım. Oradan da devinim oldu. Belli bir mecrayı oturttuk, farkındalığı oluşturduk” diyor.
Deneyimli haberci Özlem Gürses de, Z kuşağı ile ilgili benzer şeyleri söylüyor. Yeni hedef kitlenin özelliklerinin o da farkında. Dijitalde haber yapmanın olmazsa olmazının Z kuşağını çözümlemek olduğunu anlıyorum. Tabii bir de, “hedef kitlenin neden orada olduğunu anlamaya çalışmak”. Geleneksel medyadaki habercilikteki refleksler bunlar bence, mecra değişse de refleksler aynı kalıyor.

“Evet biz Z kuşağına ulaşmaya çalışan dijital yayıncılarız. Aslına bakarsan hiçbir sosyal bilimci yeni kuşaklarla ve gelmekte olan kuşaklarla ilgili ilişki, irtibat, iletişim kuramazsa hayatta da kalıcı olamaz. Ben neocu bir insanım, yani her şeyin yenilenen, yenilikçi tarafına kafamı, gönlümü açmaya çalışan, öğrenme iştahı olan, merak eden bir yapım var. Orada bir gayret sarfediyorum. Ama unutmayalım ki, haberin tüketicisi haberi bir nedenle tüketiyor, başına ne geleceğini anlamak için ki böylece yaşamını planlayabilsin. Eğer doğalgazdaki kriz devam edecekse mesela, ona göre bir önlem alabilsin. Barınma krizi devam edecekse, enflasyon bitmeyecekse, seçim olacaksa veya olmayacaksa yaşamını ona göre planlayabilsin. İş insanı da ayrı bir şekilde önünü görmek ister. Önünü görmek isteyen, yaşamında başına ne geleceğini anlamak isteyen kitleler tarafından haber tüketiliyor.” diyor Özlem Gürses.
Ekrem Açıkel de, TGRT Haber’e başladığındaki önyargıları nasıl önce çözümleyip, sonra bir bir onları yıktığını anlatıyor. Heyecanlı, çok çabalamış ama mutlu ve gururlu görünüyor Ekrem Açıkel.
“Çalıştığım kanalın genel izleyici kitlesine baktığımda, TGRT Haber ağırlıkla 35-40 yaş üstü hedef kitleye hitap eden, gençlerden bir parça mesafeli duran bir kanaldı. Bu konjonktürde, insanlar bıkmış artık. Taraflı, yanlı. Doğruya doğru, yanlışa yanlış diyemeyen, iyiye iyi, kötüye kötü diyemeyen… Samimiyetle, önyargılardan arınmış olarak benim orada genç kitleye bu samimiyeti aktarmam ve bu farklılığı hissettirmem lazım. Ne yapacağım? Rutin haberleri bir tarafa bıraktım. Toplumun o gün konuştuğu, yaptığı ne varsa, o gün mahallede, sokakta, kuaförde, metroda, sinemada ne konuşuyorlarsa onları farklı açılardan bilgiyle yoğurarak, ikişer üçer dakikalık anlatımlarla bültene getirdim. Ben de beslendim sosyal medyadan. Nereden bileceksin Türkiye’nin konuştuğu gündemi? Çok basit. Buradan gazeteci dostlarıma da büyük bir kıyağım olsun. TT listesi var, açınız TT listesini, orada on tane hashtag var, etiket. Gün boyu birer saat aralıklarla bakın, Türk halkı bugün ne konuştu? Bu ülke insanı bugün neyi dert etti? Ne güldürdü onu, ne tepkisel bir duyguya yönlendirdi. Oradan görün.”
İşte bu geleneksel habercilikte olmayan bir şeydi, günlük bir TT listesi olmadığı gibi, ana haberlerin gündemi tuttuğu akşam bültenlerinden sonra ertesi sabah reyting sonuçları sabırsızlıkla beklenirdi. Bültenin yarattığı dalga, üzerinden neredeyse 12 saat geçince hissedilir, değerlendirilirdi. Özlem Gürses de, dijitalde habercilik yapmanın artı yönlerini, tam da Ekrem Açıkel gibi “hızlı geribildirim” ile anlatıyor.
“İzleyici ile gerçekten çok hızlı bir geribildirimsel ekosistemde buluşmak, dijitalin en büyük avantajı. Bu çok ilginç, çünkü daha önce yaptığımız gazetecilikte, ki ben televizyoncuydum, televizyonda geri bildirimin daha kolay olmasına rağmen bizimkisi suya yazı yazmak gibi bir duyguydu. Bir işi yapıyorsun, bir haberi aktarıyorsun ama yerine ulaştı mı, izleyiciyi ne yönde etkiledi, bir kanaat oluşturmasına gerçekten yardımcı oldu mu, olmadı mı, insanlar senin aktardıklarına nasıl bir tepki gösterdi hiçbir şekilde bilemezdin. Radyo bu konuda televizyondan biraz farklıydı. Çünkü radyoya dinleyiciler telefonla bağlanabilir ve sana fikirlerini söyleyebilir. Şimdilerde ise sadece tek bir tıkla yaptığın haberi paylaştığın anda altında binlerce yorum yazılabilir, sana DM’den birçok fikir, yorum gelebilir. Bu tabii çok ilginç, kişinin yaptığı işle yüzleşmesi gibi bir şey. Bir gazeteci için aslında çok da sağlıklı bir durum.
Özlem Gürses’in, dijitalde habercilikle ilgili altını çizdiği diğer önemli nokta ise, sadece Türkiye’de değil tüm dünyada konuşulan bir konu.
“En önemlisi, bilginin çeşitliliğini getirdi. Eskiden sadece tek bir kaynakla ya da birkaç kısıtlı kaynakla konuşabiliyordun zira zamanla yarışmak durumundasın gazetecilik yaparken bir yandan da. Şimdi ise öyle değil. Teknoloji, haber kaynağının çeşitlenmesine, farklı kaynaklardan, DM’den yürümelere, hiç aklında yokken sana özel dosyaların servis edilmesine kadar varan bir iletişim ağı oluşturdu. Bu aynı zamanda bir fırsat tabii ama bir de kriz. Çünkü gazetecilik şüpheciliğimizin her zamankinden daha fazla olmasını gerektiren bir durum. Hep kendimize şunu sormalıyız, “bu dosya niye bana geldi?”, “bu insanlar neden beni aradı?”, “DM’den neden bana yazıyorlar?” ve “bu bilgileri bana neden servis ediyorlar?” Bunun panzehiri de yine iletişim ve internet. Dijital ortamda da, doğruya ulaşabilirsin yeterince akıllıca ve bir gazeteci gibi ararsan.”
Haber merkezlerinde yıllarını geçirmiş bu üç değerli isim, hem geleneksel medyadaki haberciliğe hakimler, hem de dijitalde haberciliğin genlerini çözerken, sanki habercilikleri bir yana, bir gen mühendisi gibi çalışmışlar. Bunda, haber merkezlerinde geçirilen yılların, sahada yapılan muhabirliklerin ve sokakta yapılan yüzlerce canlı yayının etkisi büyük. Ve tabii ki, yeniye olan hızlı adaptasyon becerilerinin… Fatih Portakal da, Özlem Gürses’in söylediklerini doğrulayacak şekilde, dijitalde de haberci olmanın farkının altını çiziyor.
“Sınırlarını kendin belirliyorsun. Bunda bizim şöyle bir avantajımız var. Televizyonculuktan, gazetecilikten geldiğimiz için, bir de gerçekten düzgün insanların, haberi bilen insanların yanında çalıştığımız için haberin ne olduğunu, sorumluluk alanımızın ne olduğunu biliyoruz. Sınırlarımızı artık öğrenmişiz. Ulusal değil uluslararası gazetecilik nedir onları biliyoruz. Otosansürden bahsetmiyorum yalnız, mesleğin adabından bahsediyorum. Onları da kendi içimizde özümsemişiz.

Fox Haber’de, bir dönem interaktif haber bülteni yapıyordu Fatih Portakal. #sesvertürkiye, başlı başına bir ekol oldu. Ve geleneksel medyada haberciliği bıraksa da, dijitalde güçlü bir şekilde devam etti.
“Sorunlarını dile getiriyorlardı Ses Ver Türkiye’de. İnsanların sesini duyurdukça, insanlar daha fazla seni tercih eder oluyor. O sesi de nerede duyuracak, dijital mecrada ancak duyurabiliyor. Çünkü teknoloji de günden güne gelişiyor. Ben Fox Haber’de, insanlar sesini duyurmasın, bir yandan da onu takip etmem zor olur, ben sadece haber anlatayım demedim. Prompter da kullanmıyordum zaten. Aynı anda hepsini yapamam, kafam karışır diyerek elimin tersiyle dijital mecrayı itseydim bugün bu dijital güce, dijital yapıya sahip olamazdım. Kendi medyama, kendi adıma açtığım dijital hesaplara sahip olamazdım. Dönüp baktığımda, iyi ki de bu adımı atmışım diyorum. Bundan sonrası zaten yine dijital medya çağı olacak. Bu net bir şekilde görülüyor.” diyor Fatih Portakal.
Haberciliğin aslını bilip, değişen teknolojiyle gelişen haberciliğin bu dijitaldeki yeni versiyonuna hızlı, esnek ve yaratıcı bir şekilde adapte olmanın hiç kolay olmadığını düşünüyorum bu röportajları yaparken. Habercilik müthiş bir esneklik ve kapsayıcılık veriyor insana. Özlem Gürses’le konuşurken bunu çok güçlü hissediyorum.
“Bu, gerçekten haber izleyicisinin bilgi almak için ekran karşısına oturduğu bir dünya. Onun gereğini mutlaka yapmak zorunda kalacak yeni haberciler de. Yapıyorlar da zaten. Çok başarılı yeni kanallar, yeni, genç gazeteciler görüyorum dijitalde. Gerçekten çok başarılılar. Dosya haberciliği yapıyorlar, sahaya çıkıyorlar. İnsanlarla konuşuyorlar, sokağın nabzını tutmaya çalışıyorlar. Siyaseti, küresel yenilikleri, teknolojiyi takip ediyorlar. Dil biliyorlar. Bizim kuşağın en büyük sıkıntılarından biri insan kaynağıydı. O kadar az nitelikli, kendini geliştirebilmiş bir insan kaynağıyla çalışıyorduk ki çoğu dil bilmiyordu zaten. Eğitimde fırsat eşitliğinden faydalanamamış diyeyim en hafif tabirle ya da alaylı öğrenmiş. Ben de öyle öğrendim aslında.”
Öyle bir çağdayız ki, geleneksel ve dijitaldeki habercilik artık biri olmadan diğeri olmuyor denecek noktada. Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada bu iki mecra, birbirini besleyen iki organ gibi çalışıyor. Özlem Gürses de tam olarak bunu anlatıyor,
“İkisinin bir arada olması çok önemli. Bu, araba kullanmayı düz viteste mi öğrendin, otomatik viteste mi öğrendin gibi bir şey aslına bakarsan. Eğer araba kullanmayı düz vitesli bir arabada öğrenirsen ve aynı anda hem düz vitesli bir arabayı hem de otomatik vitesli bir arabayı kullanacak beceriler setine sahip olursan, kriz anında, otomatik vites olmadığı durumda ve sadece düz vitesli bir arabayla, örneğin acil bir operasyonu yapman gerektiği anda sorunu çözebilirsin. Aynı bunun gibi. Bu bir beceri seti ve ikisi birbirinden farklı. Tabii ki ortak kümeleri var. Etik ilkeler var, 5N1K gibi bir yaklaşım var ama unutmayalım ki geleneksel medyada kaynağa ulaşmakla ilgili bir inat var ve iğneyle kuyu kazar gibi, hakikate, bilgiye ulaşmakla ilgili bir çaba, gayret var. Dijitalde neredeyse önünüze düşüyor. Sayısız video ve bilgiyle aslında toksik de bir halin içinde buluyorsunuz kendinizi ve oradan pirincin taşlarını ayıklayıp bir pilav yapmak kolay değil. Onu yapabilmeniz için geleneksel medyada edindiğiniz deneyim ve beceri seti kritik hale dönüşüyor. Çağımızdan sonra dijital medyada gazetecilik yaygınlaşacak, büyüyecek ve kesinlikle artacak, buna hiç şüphem yok. Ama bizim geleneksel medyada kullandığımız beceriler setini oradaki meslektaşlarımız da kullanmak durumunda kalacaklar diye düşünüyorum.”
Deneyimli ama yeniliğe hızlı adapte olan bu isimler, dijitalde haberciliğin sırrını belli ki iyi çözmüş ama Fatih Portakal tam da burada geleneksel medyada mesleği öğrenmenin önemini koruduğu bir noktadan bahsediyor: Yeni yetişenler, dijital yerli haberciler, haberin adabını, üslubunu, sınır ve sorumluluklarını dijitalde nasıl öğrenecekler?
“Dijitalin de kendine göre bir dili, bir ekranı var. Bunu bir televizyon ekranı olarak düşünmeyelim. Bir ekran ama orada herkesin bir özgürlük alanı var. Herkesin de o alanlarda bir izleyeni var. Her çeşide göre bir ekran yaratabilirsin burada, her düşünce burada yayınlanabilir. Biz habercilik üzerine konuşuyorsak eğer, bence bir tedrisattan geçmesi gerekiyor. Bunu fiziksel anlamda bir haber merkezinde teneffüs etmesi gerekiyor. Şanslıydık, güzel haber merkezlerinde çalıştık. Tecrübeli, bilgili insanlardan çok şey öğrendik. Onları gençlere aktarmaya çalıştık. Oradan geliyor zaten bizim mesleki bilgimiz, birikimimiz, tecrübemiz, sınırları bilmemiz.” diyor Fatih Portakal.
Ekrem Açıkel, haberci sorumluluğunun altını çiziyor. Gelenekselde ya da dijitalde habercilik etik değerleri tabii ki değişmiyor.
“Biz, cehalet mutluluktur demedik. Nedir bu, son dönemin moda lafı. Cehalet mutluluktur. Bilmiyorsan sorun yok, farkındaysan acısını hissedersin. Evet, acı çekiyoruz ama memleketin derdiyle dertlenmek de erdemdir. Biz de dertleniyoruz. Sınavları iptal ettirdik. Kadroları, etiketleri değiştirttik, soruşturmaların açılmasına sebep olduk. Bir farkındalık toplumda, iki karar vericilerde, tırnak içinde kendilerine çeki düzen verip yanlıştan dönmeleri konusunda onları da itekledik. Ne kadarını düzelttin? dersen Meltem 1, 0’dan büyük. Bir tane yaptıysam bile değerli. Gençler kendi sorunlarını, yaşadıklarını “biri empati duyuyor benimle, aynı duyguda buluşuyor, benim derdimle dertleniyor, kendi sorunumu ekranda görüyorum” diye bakıyor. Hiç böyle şeyler olmazdı diyerek sosyal medyadan, RT edilerek, paylaşılarak, beğenilerek dalga dalga yayıldı. Bir şeyleri başardığımızı düşünüyorum.”
Gerçek habercilik yapıldığında, halkın gerçekten sorunlarına dokunulduğunda yine açılacağını, yine izleneceğini düşünüyorum. Örnekler de var önümüzde. Gurur ya da meslek hasetliğini, kıskançlığını bir tarafa bırakarak söylüyorum, Fox Haber’in başarısını nasıl açıklayacaksınız? Açık ara birinci, dizilerden fazla izleniyor. Bu bir başarı tabii ki, televizyondan izleniyor. Show Haber, bir gelenek. 25 yıldır ya ikinci ya üçüncü ve izlenme rakamı yüksek. İnsanlar yine klasik kanallardan klasik yöntemde televizyondan alıyor fakat televizyonda gördüğü, güvenilirliğine inandığı, ilgisini çeken, çok fazla laf salatası yapmayan, kelimeleri üzerine boca etmeyen, tepeden bakmayan insanları sosyal medyadan da takip ediyor. Bu da çok net.
İlkeli habercilik için de aynı şey geçerli, televizyonda, sosyal medyada ya da gazetede, mecra hiç farketmiyor. Fatih Portakal, YouTube haberciliğinin olacağını ama bir altyapı olması gerektiğini ifade ediyor. Peki haberciliğe dijitalde başlayanlar bu altyapıyı nasıl sağlayacak?
“Gazetecilik mesleği farklı bir meslek. YouTube’da öğrenilecek bir meslek değil. Bunu gerçekten fiziksel anlamda haber merkezlerinde tecrübe sahibi insanlardan öğrenebilirsin. Gazetecilik nerede başlıyor, nerede bitiyor, sorumluluğu nelerdir, bir gazetecinin görevi nedir, kamuyu aydınlatmak nasıl yapılmalıdır, metin nasıl yazılır gibi gibi. Geleneksel medya bizim temelimiz, yazılı ve görsel medya, ama dijital medya da bizim geleceğimiz. Dijital medyasız bir düzen artık söz konusu bile değil. Umarım gelecekte özellikle yazılı basın ayakta kalabilir. Kalabilme gücünü gösterebilir. Ezici bir şekilde teknoloji gelişiyor. Geliştikçe dijitali de gelişiyor her anlamda. Bugün 2022 yılındayız, acaba 2030 yılında nasıl bir dijital gerçeklik içinde olacağız, muazzam. Bilmiyoruz ne olacağını ama muazzam diyoruz. Sözün özü bu.” diyor Fatih Portakal, teknolojinin hızı belli ki habere de takla attıracak.
Özlem Gürses’in karşılaştırması ise, çok net.
“Gazeteciliğin esası muhabirliktir. Onun için o ışıltılı jenerikler, o stüdyo güzel ama bir noktadan sonra seni daraltan, seni bir çerçeveye hapseden bir durum da yaratıyor. Havalı gibi gözüküyor ama dijitalde kendi evimden yayın yaparken çok daha heyecanlı hissediyorum kendimi, çünkü her şeyi kendim yapıyorum. Çok özgürüm. Neyi yapıp neyi yapmayacağımla ilgili limitlerimi, sınırlarımı ben belirliyorum. Yaratıcı zekamı kullanmak için birçok fırsatım var. Kolay değil orada bir iş modeli kurmak, bir gelir elde etmek ve bunları yapmak ama ben artık 52 yaşındayım. Bir de bunu denemek istedim açık söyleyeyim. Öbürünün ne olduğunu biliyorum, onu yaşadım. Bir de bunu denemek istedim. Belki başarabilirim diye düşündüm. Ben kendimi bir gazeteci ama daha çok bir televizyon yayıncısı olarak görürüm. Çok uzun zamandır gazetecilikte, televizyon yayıncılığında yaratıcı düşünce diye bir şey kalmadı. Televizyonun o ışıltılı, yaratıcı, görkemli dünyası zaten bitti. Herkesin üstüne gri bir beton döküldü bu sektörde.
Ana akımdan farklı olarak şu, etki alanım daraldı. Eskiden Halk TV’de ekrandayken herkesin kumandasında olan bir kanaldaydım sonuçta. Anlattıklarıma, yapıp ettiklerime ulaşılabilirliği yüzdesel olarak daha fazla, daha yaygın izlenme fırsatı olan bir kanaldaydım. Bu şüphesiz daha güçlü, daha geniş bir etki alanı yaratıyor. Seyircisiyle mesafesi olan, onu göremediğin ama aslında ekranda daha fazla kişiye adet olarak ulaştığın bir alan. Dijital öyle değil. Kendi kısıtlı kitlem. Şu anda benim varlığımdan haberdar olan, kanalıma abone olan, beni izlemeyi tercih eden kısıtlı bir kitleye ulaşıyorum ama ilginç bir şekilde onlarla daha sadık, daha derin, daha yüz yüze bir iletişim kuruyorum. Her ikisinin de iyi ve avantajlı ve dezavantajlı tarafları var. Bence doğrusu ikisinin bir arada olabildiği bir gazetecilik modeli. Yine onu savunuyorum, yine bunu söylüyorum.”
Haberci olmanın insanı, bilinenin aksine meraklı, atak, hızlı yapmasının yanı sıra bir de çok da farkedilmeyen bir yönü olduğunu düşünürüm. Haberci olmak, insanı derinleştirir, felsefeye yaklaştırır. Kapsayıcı yapar, haberde “orada” da dursanız, haber merkezine gelip haberi yazarken, o haberin farklı yönlerinde de durmayı denerken bulursunuz kendinizi. Bilmek değil bilgilendirmektir nabzınızı hızlandıran. İlkeli habercilik, kuşkusuz çok derin bir bilgi birikimi, zeka, duruş, refleks gerektirir. Ama aynı zamanda da derin bir vicdan, kapsayıcılık, anlama çabası ve esneklik ister.
Ve bu röportajlardan sonra emin oldum, dijitalde de ilkeli haberciliğin yolu yine aynı değerlerden geçmeli. Teknoloji evet baş döndürüyor ama bu teknolojiyle ne iş yaparsak yapalım, o işin çıktısı, gidip bir insana, yani bir yüreğe değiyor. Tüm algoritmalara rağmen, Ekrem Açıkel’in samimiyeti, Özlem Gürses’in bilgeliği ve Fatih Portakal’ın güçlü iletişimi yaptıkları işe bambaşka bir değer katıyor.
Dijitalde de olsa…
- Güneş Dermenci’ye röportaj deşifreleri için teşekkürü bir borç bilirim.
- Çok değerli arkadaşım, usta haberci Dr.Şükran Pakkan’ın Nobel Akademik Yayıncılıktan bu ay çıkan “Gazeteciliğin Geleceği” adlı kitabını, bu alanda ileri okuma yapmak isteyenlere öneririm.